İŞİ EHLİNE VERMEYEN KIYAMETİ BEKLESİN

Kısa bir moladan sonra tekrar selam olsun bütün dostlara.

Türkiye’de gündem bitmez. Bu ülkede sanırım en kolay yapılabilecek meslek gazeteciliktir ya da öyle bendeniz öyle düşünüyorum. Maşallah! Malzeme o kadar çok ki asla eksikliğini hissetmezsiniz.

Ama! Bendeniz bütün bu konulardan azade olarak, aslında bütün zamanlarda yaşadığımız önemli bir soruna dikkat çekmek isterim bu yazı vesilesiyle. O da “işi ehline vermek” hususunda olacaktır.

Bu konuda derin çelişkiler yaşayan bir toplumuz açıkçası. Bir taraftan teorik düzeyde topluma ve bireylere sunulan tembih ve emirler; diğer tarafta ise genel itibarıyla bu tembih ve emirlere aykırı davranmayı marifet sanan toplum kesimleri ve bireyler.

Hz. Peygamber “İşi ehline vermeyen kıyameti beklesin” der. Bugün bazı cemaat çevrelerinin (sosyal çevreler), kurum ve kuruluşların karşı karşıya kaldıkları başarısızlıkların altında yatan meselelerin başında gelmektedir bu ilke.

Bir zamanlar kamuda üst düzey yönetici olan ve malum cemaate yakınlığıyla bilinen ve idareci atamalarında ana ölçü olarak adayın kendi gruplarından olup olmadığına bakan bir dostuma şöyle demiştim: “Kardeş, mesela bir daire başkanı atanacak. Karşınızda da iki aday var. Birinin donanımı, bilgi ve becerisi çok yüksek ve fakat sizin cemaatten değil. Diğer ise seviye olarak altlarda sürünüyor ama sizin cemaate mensup. Siz, sadece sizin cemaate mensup diye niteliksiz olanı atıyorsunuz.”

Aldığım cevap şaşırtıcı olmuştu. En azından ben şaşırmıştım. Gülerek demişti ki o dostum: “Üstad, o kadar da olsun.”

Nasıl yani dedim. O halde hani din, iman, hak, hukuk, adalet vs. Bunlar ne olacak. Yani bunları nereye oturtacağız.

Sevgili Dostlar! Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış ya. Varsın olsun; kovsunlar. Buna alışkınız. Önemli olan ilahi ve ebedi olan onuncu köyden(!) kovulmamaktır. Her şeye rağmen ve her daim doğruyu söylemek ilkesi ve ölçüsü olan insanların asli mesuliyetlerindendir. İlkeli duruş, her zaman ilkesizliklerden ve suskunluklardan (Suskunluk olana rıza göstermektir. Atalarımızın ifadesiyle sükut ikrardan gelir. Kötü olana karşı susmak diye bir hakkımız olmadığını düşünüyorum.) daha yeğdir.

Şayet bir kez işler ehil olmayanlara verilmeye başlanırsa, insanın içinde yer aldığı toplumsal ekosistem yapılan her haksızlığı meşrulaştırıcı öyle argümanlar üretmeye başlar ki, dumura uğramış zihinler dahi şaşırabilir olan bitene. Ve arkasından cemaat mensubiyeti refleksiyle ve “olsun canım, neticede iyi insanlar işlerin başına gelecek nasıl olsa” gibi savunma kalkanlarının arkasına sığınarak, aynı aidiyet çevresini paylaşan insanların, sınav sorularını yakın dostlarına vermeleri normal karşılanabilir ve bunu sorgulayacak bir zihin de üretilemeyebilir. Bütün bunların sonucunda;

1.Kurumların başarısızlığı,

2.Kamudan hizmet alan halkın mağduriyeti,

3.Kamu hizmetlerinden memnuniyet seviyesinin azalması,

4.Kayırmacılık, haksızlık ve hukuksuzluk,

5.Kurum içi hiyerarşik ilişkilerin zaafa uğraması,

6.Yetki ve sorumlulukların dengesiz ve eşitsiz dağıtımı,

7.İdarelerin bazı ellerde tekelleşmesi,

8.İdarede şeffaflığın yok olması,

9.Hesap verebilir yönetim anlayışının zayıflaması,

10.Kamu hizmet sunum süreçlerinin bozulması,

11.Yönetim alanında mobbing uygulamalarının ortaya çıkması,

12.”Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” gibi tehditvari tarzların ve buna uygun insan kaynağının kendilerine hayat alanı bulması,

13.Haksızlık yapanla haksızlığa uğrayanların aynı kefeye konması ve hatta haksızlık yapanların korunur hale gelmesi,

14.Çalışanların idareye karşı duydukları güvenin sarsılması,

15.İyi niyetli ve gayretli yönetici ve çalışanların geleceğe dair ümitlerinin kaybolması vs. vs. gibi hususlar kaçınılmaz hale gelir.

Ehliyet ve liyakat, görevlerini başarılı bir şekilde yerine getirmek isteyen kurumların önceliği olmalıdır. Bunu yaparken de en tepedeki siyasi ve yönetici tutarlı olmalıdır. İkiyüzlü davranmamalıdır. Yani, toplum ve ekran karşısında başka şeyler söyleyip; mutfakta başka işler yapmamalıdır. Şayet böyle yapılırsa, bunu çalışan da millet de hisseder. Belki yüzüne karşı söylemeye cesaret edemezler, ancak mutlaka o şahsın olmadığı ortamlarda bunu dillendirirler.

Kısaca iyi yönetici ve siyasetçiler özü-sözü bir olmalıdır. Mert olmalıdır. Entrikaları bir yönetim yaklaşımı olarak değerlendirmemelidir. Bizans oyunlarından sağlıklı bir yönetim sistemi kuracaklarını düşünmemelidir. Bir hocamın tabiriyle içinde “ilke” kelimesi geçen cümleleri kolayca kurabilecek karaktere sahip olabilmelidir.

Joost Elffers’in “İktidar-Güç Sahibi Olmanın 48 Yasası”nı okuyup onu uygulamaya çalışmak yerine, Sokrat’ın “erdem”ini öğrenmeli ve öyle davranmanın ahlaki olduğunu içselleştirebilmelidir. Öyle yapmalıdır ki, son nefesinde dudaklarında tebessümle ikinci hayata kolay geçiş yapabilsin. Öyle yapmalıdır ki insanlar, güzelliklerle kendilerini yad edebilsin.

 

0
Shares