BABALAR GÜNÜNE ÇOCUKLARDAN KALANLAR: HÜZNÜN HAFIZASI

Merhaba!

Malumunuz bu Pazar babalar günü. Bu nedenle medyanın dört bir yanı babalar günü reklamlarıyla dolu. Değerler üzerinden yapılan ve ticari kaygılar taşıyan reklamlardan oldum olası hoşlanmam. Fakat bu durum o günün anlamlı oluşuna asla gölge düşürmez. Bu vesileyle bugün gönül heybeme düşen bazı hatıraları paylaşmak istedim.

Her bir evladımla yaşadığım yürek ezen birer hatırayı kronolojik olarak not etmek istiyorum. Bu notları düşerken o günleri ve anları sanki yeniymiş gibi yaşıyorum inanın. Allah hiçbir anne ve babaya evlatlarının acısını göstermesin.

Büyük kızım Betül Rumeysa…

Şu an kaleme alacağım anı canımı yaksa da şu an bile aklıma geldiğinde beni gülümseten iyi hissettiren bir yığın güzel anılarımız da var tabi ki.

Sanırım 1990 larda bir tarihteydi. Almanya’dayız tatil için. Visbek’de kayınpederlerde geçiriyoruz zamanı. Gün içinde eşim Birsel ve çocuklar baldızın evine gitmişlerdi. Visbek’ yakın başka bir beldede yaşıyorlardı.

Cep telefonları vs. yok henüz. Sabit telefonlardan haberleşiyoruz henüz. Bir telefon geldi kayınbiradere. “smail abi, sakin ol lütfen. Rumeysa’yı köpek ısırmış ve şu anda doktora gidiyorlar. Ama iyiymiş” dedi kayınbirader ama bu ifade benim boncuk boncuk terlememe ve göğsümün daralmasına engel olamamıştı. Hatırladığım kadarıyla koşar adımlarla telefonda bize adresi verilen kliniğe doğru koşar adımlarla gidiyorduk. Bu tür travmatik durumlarda insanın zihninde ve kalbinde o kadar çok kötü senaryolar geçer ki tahmin bile edemezsiniz! Aslında anne ve baba olanlar çok rahat tahmin edebilir.

Köpek kızımın bacağından ısırmıştı ama şükür ki kaba etinden ve çok da derin bir ısırık değildi. İlk aşamada bu durum biraz rahatlamama vesile olmuştu. Sonra da doktorun kızımla iletişimine şaşırmıştım. Çocuk doktoru aile hekimiydi ve evinin bir bölümünü muayenehane olarak tasarlamıştı. Muayenehanenin bir köşesinde çocuk oyun alanı ve masasının üzerinde renk renk şekerler vardı. O günlerde Türkiye’nin sağlık sisteminin ne denli perişan bir vaziyette olduğunu bildiğim için bu derecede pedagojik usulleri hesaba katan bir muayenehaneye ve doktorun nazik davranışına şaşırmıştım. Hatta o ara doktor da sanırım benim şaşkınlığımı fark etmişti ki bana dönerek “şaşırdığınızın farkındayım. Türkiye’de doktorlar böyle değil değil mi?” demişti. Mecburen boynumuzu büküp susmuştuk. (Hele bir de 28 Şubat sürecinde eşimi baş örtülü görerek büyük oğlumu muayene etmemek için bahaneler uyduran ve sonunda da gerçekten onca sancısına rağmen oğlumu muayene etmeden bizi kapı dışarı eden doktor Haydar’ları bir bilseydi! Neler düşünürdü acaba?)

Doktorun davranışı ve kızımın derin olmayan yarası bir şekilde sakinlememe ve derin bir nefes almama vesile olmuştu. Ama yine de o anları her hatırlayışımda kalbim traji komik bir şekilde acımaktadır.

Oğlum Taha Yusuf’…

Oğlum Taha Yusuf’un yaşadığı vakıa gerçekten hayatta yaşadığım ve hatırlamak istemediğim anılardandır. Şu an dahi anlatırken terliyorum dersem yalan olmaz.

Oğlum sanırım 4 yaşında. Mevsimlerden yaz ve hafta sonu. Biz de ailecek Paşabahçe olarak bilinen mesire alanına gidelim ve orada keyifli bir gün geçirelim istedik. Mangalımızı ve piknik malzemelerimizi alarak varmıştık o dönem Belediye Altyapı Müdürlüğünde mühendis olarak görev yaptığım müdürlüğün saha bekçisinin lojman gibi kullandığı evinin bahçesine. Malzemelerimizi indirmiş ve masalara yerleşmiştik. Bahçede bir de bekçinin bir köpeği vardı. Kenarda öylece oturuyordu. Oğlum Taha Yusuf’un köpeğe yaklaşarak oyun oynar gibi elini ileri geri itip çekerek köpeğin kendisiyle oynamasını istiyordu. Bi ara oğlum yapma! Ne olur ne olmaz huylanabilir dediğimi hatırlıyorum. Sanki baba öyle dememiş gibi oğlum devam ediyordu köpekle oynamaya. Ve bir an ve aniden oğlumun çığlık çığlığa bağırdığını duydum, hızla dönüp baktığımda köpek yakalamıştı sırtından ve hiçbir şey düşünmeden hızla köpeğe doğru koştum bağırarak. Oğlumu elinden almıştım ama sırtı kanıyordu. (Yazmakta zorlanıyorum ama tamamlayacağım).

Hemen arabaya koydum oğlumu. Eşim de bizimle geldi ve doğru Sivas Numune Hastanesi aciline gittik. Bedenimden akan terin nasıl bir şey olduğunu tarif edemem. Ben bu haldeyken ve çocuğum acı içinde kıvranırken “efendim biz bakamayız, Üniversite Hastanesine götürün demezler mi?”. İnsan beyninden vurulmuşa dönüyor ama bir taraftan oğlumun acısı diğer taraftan kime ne diyeceksin türü çaresizlik içinde tekrar arabaya atlayarak Üniversite Hastanesine gittik. Orada acil serviste gerekli müdahaleleri yaptılar ve oğlumun yarasına dikiş attılar. Böylece biraz sakinlemiştim ama oğlumun sırtında o dikişler sanki benim vücuduma yapılmıştı ve sanki hala o dikişlerle yaşıyorum. Zor zamanlardı. Rabbim hiçbir ebeveyne çocuklarının acılarını yaşatmasın inşallah.

Küçük oğlum Muhammed Talha ile ilgili olarak anlatacağım o anı ise yine hiç hatırlamak istemediğim anılardandır. Allah güzel ömürler versin inşallah.

Muhammed Talha…

Her birini gerçekten aynı derecede ve çok sevdiğim güzel evlatlarım gibi o da çok şirin bir çocuktu. 2-3 yaşlarında ne zaman ağlamaya başlasa yüreğimi bir el sıkardı. Eyvah! Yine kasılacak ve bayılacak diye ki uzun ağlamaya başladığında hep öyle olurdu. Çaresizlik içinde en son doktora götürelim dedik. Ve böylece Üniversite Hastanesine götürdük. Doktor muayenesini yaptı ve muhtemel olarak sara tespiti yaptı ama bir de EKG çektirmemiz gerekiyor dedi. Bunun için de ertesi sabah EKG çekiminin yapılacağını, çocuğun cihaz takıldığında hareket etmemesi için gece uyutmamamız gerektiğini söyledi doktor. Bir taraftan evladımızın o yaşta sara hastası olması ihtimali ve diğer tarafta gece boyu onun uyumaması gerektiği düşüncesi derin endişelere sevk ediyordu beni. Çaresi yoktu! Alıp evladımızı geldik eve.

Saat akşamın 10-11 i oldu ve oğlumun uykusu gelmeye başladı. Nasıl yapacaktık da sabaha kadar bu çocuğu ayakta tutabilecektik? Hangi oyun çocuğun ilgisini bu kadar süre canlı tutabilirdi ki? Kısaca perişanlık diz boyu. Oynamadığımız oyun kalmamıştı gece boyu. Sonra yavaş yavaş hava aydınlanmaya başladı. Beş dakika dokunmasak oğlumun gözleri kapanıyor ve pat diye kafası düşünüyordu bir tarafa.

Oğlumu alıp Çifte Minarenin olduğu parka götürdüm. Ha bire geziyoruz. İçimden oğlum “babam kafayı mı yedi ki sabahın bu erken saatinde beni parka getirdi?” diye düşünüyordur herhalde diyordum kendi kendime.

Böylece zaman gelmişti ve alıp hastaneye gittik annesiyle birlikte. Annesine de sakın uyutma diyordum. Çünkü çocuk gözleri açık uyuyordu. Uzun ve zahmetli bir geceden sonra nihayet oğlumun uyumaması için bir gerekçe kalmamıştı. EKG odasında yatağa yatırır yatırmaz uyumuştu oğlum. Test yapıldıktan sonra da uyandırmamız mümkün olamamıştı ta ki iyice uykusunu alıp uyanıncaya kadar.

Tabi sürecin en hüzünlü yanı EKG testinin sonuçlanmasıyla birlikte evladımıza Epilepsi (Sara) teşhisinin konulmuş olması ve gençlik dönemine kadar sürecek bir ilaç tedavisi. Hepsi çok ağırıma gidiyordu. Zor geliyordu. Allah’tan gelen sabretme ve her daim şükretme inancından güç almaya çalışıyor ve dua ediyorduk her daim.

Böylece her gün düzenli bir şekilde ilaçlarını kullanmaya başladı Muhammed. Ve bütün yalan bir akşam çocukların da kirvesi olan Doktor Doğan KUŞ abilere ziyaretimizle ortaya çıktı. Doğan abinin eşi Seyhan abla çocuk doktoruydu. Çocuğun hastalığından da biraz bahsetti ve geçmiş olsun dileklerinde bulundu kendisi. Sonra bi ara çocuklar oyun oynarken bizim oğlan başladı yine ağlamaya ve bayılmaya başladı. Seyhan abla müdahale etti ve çocuk kendine geldi. Sonra Seyhan abla yoksa bu rahatsızlığa mı Epilepsi teşhisi koydular dedi. Evet dedik. Bu Epilepsi değil Breath Holding hastalığıdır dedi. Yani dedik? Çocuklar bazen istediklerini yaptırmak için nefeslerini tutarlar ve kendilerini bilinçli olarak bayıltırlar. Dikkat çekmek isterler. Bu hastalık o hastalıktır. Bundan sonra çocuk ağlamaya başladığında asla dönüp bakmayın ve kendisiyle ilgilenmeyin dedi bize. Biz de ilaçları kestik ve öyle yaptık. İlk ağlamayla birlikte biz kendisine dönüp ilgilenmeyince bayılması sona erdi. Evladımıza Sara teşhisi konması en acı günlerimden biriydi ve Sara hastası olmadığını öğrenmem de en mutlu günlerimden biri oldu.

Elif Nur…

Gelelim en küçük yavruya. Aslında onunla yaşadığım Rumeysa ve Taha ile yaşadığıma benzer. Onlar da olduğu gibi fiziki bir hastalık geçirmişti kızım.

Bir hafta sonu malumlarınız olacağı üzere her AVM de olan oyun alanlarından birine gitmiştim kızımla birlikte. Buralarda çok eğleniyor ve aynı zamanda sosyalleşiyordu. Böylece Optimum AVM’ye gitmiştik. Oyun alanı güzeldi buranın. Bir de kızım şişme yastıklardan kaymayı da çok seviyordu. Ancak kızımın üzerinde kaymaya uygun giysi olmadığı için kaymaması gerektiğini kızıma tembihleyerek ve kendisini oyun alanında görevli kızlara emanet ederek bir çay içmeye çıkmıştım AVM’nin balkonuna.

Çayımı alıp oturmuş ve birkaç yudum içmiştim ki telefon geldi oyun alanındaki görevlilerden ve kızımın çıkmak istediğini söylediler. Hemen gittim oyun alanına. Kızım beni bekliyordu. Hayırdır kızım neden çıkmak istedin, biraz daha oynasaydın dedim ama kızım baba kayarken düştüm elim biraz ağrıyor dedi. Kızım nasıl düştün vs. derken görevlilere sordum. Düştü ama bir şey olmadı dediler. Ben de o rahatlıkla kızımı aldım ve ayrıldım oyun alanından.

Kızım arada bileğini tutuyordu. Herhalde incinmiştir diye Eczaneye gittik ve rahatlatıcı krem alıp sürdük. Bilahare Bodrum’dan aile dostum olan Ethem abilerle buluşacaktık. Onun da kızı hakimlik sınavına girecekti ve o nedenle Ankara’ya gelmişlerdi. Çukurambar’da buluştuk. Yemekleri yiyoruz çayları içiyoruz ama kızım hala rahatsız. Sonunda Ethem abilerden müsaade alıp Sincan’daki Devlet Hastanesine götürdüm. Bu arada saat akşamın sekizi olmuştu. Muayene sırası geldi ama doktor bilekte kırık var ve şu an bunu alçılayacak ekibimiz yok, Atatürk Devlet Hastanesine götürün dedi.

Çocuğun bileğinde kırık var ifadesi ucu zehirli bir ok gibi saplanmıştı yüreğime. Kızımın canı acıyordu ve yine kan ter içinde hızlıca yapabildiğim öngörüye göre uzun bir tedavi süreci olacaktı. Kızımı alıp Atatürk Hastanesine gittik. Orda da tekrar filim çektiler ve bileği alçıya almamız gerekiyor dediler. Doğruca alçı odasına geçip sıramızı bekledik. Bize sıra geldiğinde kızımızı içeri götürdük ve oradaki doktor ve teknisyenler dışarı çıkmamızı istediler. Her ne kalsak ne olur dediysek de çocuğun canı acıyacak ve sizin içerde olmanız bizlerin işini zorlaştırır dediler. Usul olarak hastadan başka kimseyi içerde tutmuyorlarmış. Çaresiz çıktık dışarı.

Nasıl bağırıyor yavrum. Çokça ter ve biraz gözyaşıyla dişimi sıkıp bekledim. Sesi kesildi yavaş yavaş ama merak ediyordum. Sonunda alçılama işi tümden bitti ve kızımızı teslim ettiler. Bu şekilde 6 haftayı geçen bir tedavi süreci başladı ve şükür sonunda tekrar eski sağlığına kavuştu. O gece canımı en fazla acıtan bir çığlığı çaresiz durup işitmek zorunda kalmıştım.

Şimdi hepsi sağlık ve afitteler şükür. Rabbim hiç birinin acısını ve sancısını bizlere göstermesin.

Bu vesileyle başta Filistin’de, Mynmar’da, Suriye’de ve dünyanın dört bir yanında katledilen melek çocukların ahiretlerini aydınlık eylesin; anne ve babalarına sabırlar ihsan etsin inşallah.

 

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! Onlara gönül alıcı güzel sözler söyle.” İsra Suresi 23. Ayet

“Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster” diyerek dua et. İsra Suresi 24. Ayet

0
Shares